KUTSALIN GÖSTERİYE DÖNÜŞTÜĞÜ AHİR ZAMAN

Abone Ol

Kâbe’de yankılanan “Hu” zikri, İslam geleneğinde yalnızca bir söz değil; tevhidin, teslimiyetin ve içsel yönelişin ifadesidir. Ancak son yıllarda dinî sembollerin kamusal alandaki dolaşım biçimi, bu derinliğin giderek yüzeyselleştiğine dair ciddi soru işaretleri doğuruyor. Kutsal olanın, görünürlük ve prestij üretme aracı hâline gelmesi; ibadetin, performatif bir gösteriye indirgenmesi riskini beraberinde getiriyor.

Modern toplumda din, yalnızca inanç alanına ait bir gerçeklik değil; aynı zamanda kültürel ve sembolik sermaye üretiminde kullanılan güçlü bir referans çerçevesidir. Bu nedenle dinî söylemin, ticari ya da sosyal görünürlük stratejileriyle iç içe geçmesi şaşırtıcı değildir. Ancak sorun, dinî ritüelin araçsallaştırılmasıdır. İbadet, niyet ve ihlas boyutundan koparıldığında; geriye yalnızca estetik bir görüntü ve kamusal bir performans kalır. Bu da kutsalın metalaşması anlamına gelir.

Teolojik açıdan bakıldığında ise mesele daha derindir. İslam düşüncesinde söz ile amel arasındaki tutarlılık, dindarlığın temel ölçütlerinden biridir. Zikir, yalnızca dilde tekrar edilen bir ifade değil; kalpte hissedilen ve davranışta karşılık bulan bir bilinç hâlidir. Eğer bu bilinç, adalet duygusuna, kul hakkına riayete, yoksulun hakkını gözetmeye dönüşmüyorsa; ortaya çıkan şey şekilsel bir dindarlık olur. Riya ile ihlas arasındaki çizgi tam da burada belirginleşir.

Toplumsal boyutta ise dinî retoriğin yoğunlaştığı dönemlerde, yapısal sorunların geri plana itilmesi dikkat çekicidir. Açlık, işsizlik, gelir eşitsizliği ve adaletsizlik gibi meseleler konuşulması gereken somut gerçekliklerdir. Eğer dinî semboller, bu sorunları görünmez kılan bir perde işlevi görüyorsa, burada yalnızca bireysel bir samimiyet meselesi değil; kamusal bilinçle ilgili bir problem vardır. Din, eleştirel düşünceyi besleyen bir ahlaki referans olmak yerine, statükoyu koruyan bir araç hâline gelmemelidir.

Sorun dinin kamusal görünürlüğü değildir. Sorun, bu görünürlüğün hangi etik zeminde üretildiğidir. İslam’ın adalet, merhamet ve sorumluluk ilkeleri; yalnızca sembolik tekrarlarla değil, toplumsal pratiğe yansıyan davranışlarla anlam kazanır. “Hu” demek, sadece bir nida değil; aynı zamanda haksızlığa karşı durma cesaretidir.

Kutsalın itibarı, gösterişle değil; tutarlılıkla korunur. Dinî semboller, ancak ahlaki bir içeriğe yaslandığında toplumu dönüştürücü bir güç olabilir. Aksi hâlde geriye yalnızca yankı kalır; anlam değil.