KÖKÜNDEN UZAKLAŞANLAR: ŞARKIN KAYIP NESLİ

Abone Ol

KÖKÜNDEN UZAKLAŞANLAR: ŞARKIN KAYIP NESLİ

Şarkın kadim medreselerinde ömrünü ilme adamış olan kıymetli babamın, Ankara'da bir sohbetinde yılların süzgecinden geçmiş şu sarsıcı tespiti kulaklarımda hep yankılanıyor: “Şarkın gariban ama zeki çocukları okudukça hem ailesini, soyunu, aşiretini ve yetiştiği çevreyi kaybediyor hem de zamanla kendi insanına karşı soğuyan bir kişiliğe bürünüyor.” Bu söz, yalnızca bir serzeniş değil; aynı zamanda bir medeniyetin içten içe çözülüşüne dair derin bir teşhis gibidir. Zira burada kaybolan yalnızca birey değil; bir hafıza, bir aidiyet ve bir ruh bütünlüğüdür.

Okumak, öğrenmek ve kendini geliştirmek elbette insan için en büyük nimetlerden biridir. Ancak modern zamanın eğitimi, çoğu zaman bireyi köklerinden koparan bir araç hâline gelmiştir. Büyük kentlerin parlak ışıkları, insanı aydınlatmak yerine gözünü kamaştırmakta; onu geldiği yerden uzaklaştırırken gittiği yere de tam anlamıyla ait kılamamaktadır. Şarkın çocukları artık ne tam anlamıyla şehirli ne de köylüdür; iki dünya arasında sıkışmış, aidiyetsiz bir varoluşun sessiz taşıyıcılarıdır.

Kent, yalnızca bir mekân değildir; aynı zamanda bir ideolojidir. İnsana sürekli daha fazlasını vaat eden, ama karşılığında ruhunu yavaş yavaş tüketen bir düzen sunar. Makam, mevki, kariyer ve zenginlik… Bunlar, ilk başta birer hedef gibi görünür; fakat zamanla insanın kendisini tanımladığı yegâne ölçütlere dönüşür. İşte bu noktada, insan artık kendisi olmaktan çıkar; bir unvanın, bir maaş bordrosunun ve bir kartvizitin gölgesine sığınarak bir dönüşüm yaşar.

Oysa Şark insanı, tarih boyunca kimliğini ailesinden, inancından, kültürel köklerinden ve bağlı olduğu yerel coğrafyadan almıştır. Bir çocuk yalnızca birey değildir; o, bir soyun devamı, bir kültürün taşıyıcısıdır. Fakat modern eğitim ve şehir hayatı, bu bağı zayıflatmakta; hatta çoğu zaman koparmaktadır. Bugün nice genç, kendi dedesinin hikâyesini bilmezken, yabancı ideolojilerin ve popüler kültürün en ince ayrıntılarını ezbere bilmektedir.

Bu kopuş, sadece bilgi düzeyinde kalmaz; duygusal bir yabancılaşmayı da beraberinde getirir. Şarkın çocukları, zamanla kendi ailelerine karşı bile mesafeli, hatta kimi zaman küçümseyici bir tavır geliştirebilmektedir. Köyünü, kasabasını, hatta kendi şive ve aksanını bir “geri kalmışlık” göstergesi olarak görmeye başlayan bu yeni bohem insan tipi, aslında en büyük yoksulluğu yaşamaktadır: çünkü bu tam anlamıyla bir köksüzlüktür.

Köksüzlük, insanın en ağır sürgünüdür. Çünkü insan, ait olduğu yerle anlam kazanır. Bir ağacın kökleri ne kadar derindeyse, fırtınalara karşı o kadar dirençlidir. Fakat köklerinden koparılan bir ağaç, en hafif rüzgârda bile devrilmeye mahkûmdur. Bugünün eğitimli ama huzursuz, başarılı ama tatminsiz insanı, işte bu köksüzlüğün en somut örneğidir.

Modern dünyanın sunduğu “başarı” tanımı da başlı başına bir problemdir. İyi bir maaş, prestijli bir iş, büyük şehirlerin konforunda yaşamak… Bunlar başarı olarak sunulurken, insanın iç dünyası, ahlâkı ve aidiyeti göz ardı edilmektedir. Oysa insan, yalnızca kazandıklarıyla değil; koruyabildikleriyle de ölçülmelidir. Ve ne yazık ki şarkın birçok çocuğu, kazanırken değerlerini kaybetmektedir.

Bu kayıp, sadece bireysel değil; toplumsal bir çöküşün de habercisidir. Çünkü köklerinden kopmuş bireylerden güçlü bir toplum inşa edilemez. Aidiyetini yitirmiş, geçmişiyle bağını koparmış bir nesil; geleceğe sağlam bir miras bırakamaz. Bu nedenle mesele, sadece bir kuşağın sorunu değil; bir medeniyet meselesidir.

Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Okumak bizi neye dönüştürüyor? Daha iyi bir insan mı, yoksa daha yabancı bir birey mi? Eğer eğitim, insanı ailesinden, inancından, kültüründen ve değerlerinden uzaklaştırıyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir. Şarkın çocukları, yeniden kökleriyle buluşmadıkça; ne şehir onları tam anlamıyla kabul edecek ne de onlar kendilerini bir yere ait hissedebilecektir. Ve en büyük kayıp da işte bu olacaktır: insanın kendisini kaybetmesi.