KIYMET BİLMEYİ UNUTMUŞ BİR ÖMRÜN ZİYANI

Abone Ol

KIYMET BİLMEYİ UNUTMUŞ BİR ÖMRÜN ZİYANI

İnsan bazen en büyük kaybını bir şey yitirerek değil, kendini hiç tanıyamayarak yaşar. Kendi kıymetini bilememek, sadece bir eksiklik değil; varoluşun merkezine yerleşmiş bir körlüktür. Bu körlük, insanın kendi içindeki ilahi emaneti fark edememesidir; kendine bakarken hakikati değil, yansımaları görmesidir. İnsan kendini başkalarının bakışında aradıkça hakikatten uzaklaşır; çünkü başkasının gözü, seni sana değil, sana dair bir algıya götürür. Oysa insanın değeri, dışarıdan verilen bir paye değil; içeriden idrak edilen bir sırdır. Bu sırrı çözemeyen, ömrünü kalabalıklar içinde ya da dört duvar içinde geçirir ama kendine hiç uğramaz.

Gençlik, bu yabancılaşmanın en gürültülü fakat en fark edilmez dönemidir. İnsan, kendine en yakın olması gereken çağda kendinden en uzak hâline gelir. Beğenilme arzusu, kabul görme ihtiyacı, görünür olma telaşı; gencin ruhunu parça parça ederken, o bunu “yaşamak” zanneder. Oysa yaşamak, başkalarının seni fark etmesi değil; senin kendini/özünü fark etmenle başlar. Genç, kendi değerini bilmediği için kendini ucuzlatır; kendini ucuzlattıkça daha çok kabul görmek ister ve bu kısır döngü onu derin bir iç boşluğa sürükler. Bir gün kalabalıkların ortasında, alkışların arasında bile içinin neden bu kadar sessiz olduğunu anlayamaz.

İş hayatı, adeta bu içsel değersizliğin kurumsal bir forma bürünmesidir. İnsan, kendini tanımadığı için yaptığı işe de yabancılaşır. Emeğini sadece geçim aracına indirger, zamanını bir zorunluluk gibi tüketir. Oysa insanın işi, onun iç dünyasının dışa taşan hâli olmalıydı; fakat kıymetini bilmeyen insan, işini de ruhsuzlaştırır. Hak ettiğini talep edemeyen, sesini çıkaramayan, sürekli razı olan birey; farkında olmadan kendi sınırlarını daraltır. Ve en acısı, bu daralmayı “hayatın gerçeği” sanarak kabullenir.

Dostluklar ve ahbaplıklar, insanın kendine verdiği değerin en çıplak şekilde ortaya çıktığı alanlardır. Kendi kıymetini bilmeyen insan, yanlış insanlara doğru anlamlar yükler. Sevilmek uğruna kendinden vazgeçer, kabul görmek uğruna sınırlarını siler. Oysa gerçek dostluk, kendini kaybederek değil; kendin olarak kalabildiğin yerde mümkündür. İnsan kendini ne kadar değersiz hissederse, o kadar fazla verir; ne kadar fazla verirse, o kadar görünmez olur. Ve bir gün, tüm verdiklerinin aslında onu daha da yok ettiğini fark ettiğinde, geriye sadece içi boşalmış bir yorgunluk kalır.

Evlilik, iki insanın birbirine ayna olduğu en derin birlikteliktir; fakat bu ayna, kendini tanımayanlar için bir kırılma alanına dönüşür. İnsan kendi içindeki eksikliği, karşısındakiyle tamamlamaya çalıştıkça ilişki bir yük hâline gelir. Çünkü eksik olan, karşı tarafın varlığıyla dolmaz; o eksiklik, ancak farkındalıkla aşılır. Kendi kıymetini bilmeyen insan, ya kendini tamamen feda eder ya da karşısındakini tüketir. Her iki durumda da sevgi ve aşk yerini bir tür bağımlılığa bırakır. Ve bu bağımlılık, zamanla iki insanı da birbirinden uzaklaştıran görünmez bir duvara dönüşür.

Akademi, bürokrasi ve siyaset; insanın kendini gerçekleştirmesi gereken alanlar iken, çoğu zaman kendinden vazgeçmenin mekânlarına dönüşür. Kendi değerini bilen insan, bu alanlarda ya yalnız kalır ya da sistem dışına itilir. Çünkü bu yapılar çoğu zaman muteber hakikati değil; cemaatçi, grupçu, dostlarcı, ideolojik ve çıkarcı uyumu ödüllendirir. İnsan kendini korumak için susar, ilerlemek için eğilir, kabul görmek için laf taşır ve nihayetinde kendini inkâr eder. Ve her inkâr, insanın ruhunda derin bir çatlak açar. Bu çatlaklar zamanla büyür ve insan, başarı sandığı şeylerin aslında kendi varlığından geçmişinden ve değerlerinden kopuş olduğunu fark edemez.

Modern medya ve şehir hayatı, insanın kendi değerini unutması için sürekli yeni sebepler ve içerikler üretir. Sürekli karşılaştırılan, sürekli eksik hissettirilen bir insan modeli inşa edilir. Daha fazlasına sahip olanlar, daha mutluymuş gibi sunulur; oysa bu sadece bir yanılsamadır. Kentte insan kalabalıklar içinde kaybolur, kırda ise imkânsızlıklar içinde kendini eksik sanır. Ama gerçek şudur: İnsan kendini bilmediği sürece her yerde eksiktir; kendini bildiği anda ise her yer tamamlanır. Çünkü değer, mekâna değil; idrake bağlıdır.

Ve nihayet yaşlılık… Tüm bu sessiz kayıpların, ertelenmiş fark edişlerin ve geç kalınmış yüzleşmelerin toplandığı yer… İnsan dönüp geriye baktığında, en çok başkalarının yaptıklarına değil; kendine yapmadıklarına üzülür. Kendi değerini zamanında fark edememiş olmanın ağırlığı, hiçbir pişmanlığa benzemez. Çünkü bu, telafisi olmayan bir gecikmedir. İnsan en çok kendine geç kalır… Ve bazı geç kalışlar, bir ömrün bütün anlamını sessizce elinden alır.