KİFAYETSİZ MUHTERİSLER CEMAATİ: UNVANIN GÖLGESİNDE YAŞAMAK

Abone Ol

KİFAYETSİZ MUHTERİSLER CEMAATİ: UNVANIN GÖLGESİNDE YAŞAMAK

Modern hayatın bu son evresinde şehirli olmanın inceliği değil, şehirciliğin pespayeliği yayılıyor. Her yer kamusal ama hiçbir yer sahici değil. Akademide, bürokraside, aile içi toplantılarda, sanat ve müzik mahfillerinde aynı manzara: Kifayetsiz muhterisler cemaati… Yeteneği, emeği ve derinliği olmayan; fakat hırsı, gösterişi ve görünme arzusu sınırsız bir kalabalık. Bunlar artık bir fikrin, bir üretimin, bir ahlakın değil; bir unvanın çevresinde kümeleniyor. Asıl mesele olmak değil, görünmek; yapmak değil, kadraja girmek.

Akademide bilgi değil, kartvizit konuşuyor. Makale değil, “hocamla aynı projedeyiz” cümlesi değerli. Bir unvanlının yanında durmak, yılların emeğinden daha hızlı yükseltiyor insanı. Kütüphaneler sessiz ama koridorlar gürültülü; zira gerçek düşünce yalnızlık ister, kifayetsiz muhterislik ise kalabalık. Akademik liyakat, yerini fotoğraf albümlerine, etiketlere ve tören kürsülerine bırakmış durumda. Bilgi derinliği yerine poz derinliği ölçülüyor.

Bürokraside durum daha da trajikomik. Devlet aklı, yerini devletli görünmeye bırakıyor. Makam odaları çözüm üretmez; sadece kadraj üretir hâle gelmiş. Bir toplantının başarısı, alınan kararlardan değil, kimlerle aynı masada oturulduğundan anlaşılıyor. Kifayetsiz muhteris, iş yapmayı riskli bulur; çünkü iş, hesap sorulabilirlik doğurur. Oysa unvanla yan yana durmak risksizdir: Ne sorumluluk ister ne de sonuç.

Aile ve sosyal toplaşmalarda bile bu hastalık sirayet etmiş durumda. Düğünler artık mutluluğun değil, statünün sergilendiği alanlar. Kim kiminle yan yana, kim kiminle fotoğrafta, kim hangi masada… Muhabbet değil hiyerarşi konuşuluyor. İnsanın değeri, karakteriyle değil; tanıdıklarıyla ölçülüyor. “Kendisi kim?” sorusu yerini “kimin yakını?” sorusuna bırakmış.

Sanat ve müzik camiası ise bu ironinin belki de en acı sahnesi. Üretmeyen ama görünen, çalmayan ama alkışlanan, söylemeyen ama davet edilen bir zümre türemiş durumda. Sanat, yetenekten çok network meselesi hâline gelince; estetik yerini etiketsizliğe bırakıyor. Bir serginin, bir konserin değeri; ortaya konan işten değil, açılışta kimlerin olduğuyla ölçülüyor. Kifayetsiz muhteris için sanat, ruhun değil vitrinin işidir.

Bu cemaatin ortak özelliği şudur: Hepsi çok görünür ama çok yüzeyseldir. Hepsi kalabalıklar içinde ama fikren yapayalnızdır. Unvanın yanına ilişerek var olmaya çalışan bu tipoloji, aslında kendi yokluğunu gizler. Çünkü gerçek birikim, başkasının gölgesine sığınmaz; kendi ışığını taşır. Ama ışığı olmayan, gölge arar; kadraj arar; etiket arar.

Belki de çağımızın en büyük trajedisi budur: İnsanlar artık değer üretmektense, değere veya değerli gibi durana yakın durmayı yeterli görüyor. Oysa tarih, kadraja girenleri değil; yükü omuzlayanları yazar. Unvanın yanında duranlar değil, unvanı anlamsızlaştıracak kadar derin olanlar kalır geriye. Kifayetsiz muhterisler cemaati ise her devirde olduğu gibi çok görünür olacak; ama hiçbir zaman hatırlanmaya değer bulunmayacaktır.