İLAHİ HAKİKATLE ÖZNE OLMAK

Abone Ol

İLAHİ HAKİKATLE ÖZNE OLMAK

Türkiye’de siyaset, medya, sanat ve bürokratik vb. yaşamda bilhassa son yıllarda sıkça rastlanan bir refleks var: Kişi ya da kurum, konumu sarsıldığında yahut çıkarı tehdit altına girdiğinde, millî ve dini sembolleri hamasi bir söylem ile zırh gibi kuşanıyor. Bayrak, marş, vatan, dil-edebiyat, manevi değerler, tarih ve dahası önyargı; hakikatin üzerini örten parlak ama ince bir kaplamaya dönüşüyor. Oysa bu zırh, sahibini korumaktan çok, onu eleştiriden muaf kılma aracına evriliyor. Eleştiren “hain”, sorgulayan “yerli ve millî olmayan” ilan ediliyor. Böylece harcamaya tabi tutulanlar artık düşünsel ve içsel birer değer olmaktan çıkıp bir kalkan ideolojisine indirgeniyor.

Bu durumun en trajik sonucu, toplumun birleşmesi değil, daha ince fay hatlarıyla ayrışması oluyor. Aynı bayrağın altında yaşayanlar, aynı dili konuşanlar, hatta aynı camide saf tutanlar; birbirini “bizden” ve “bizden değil” diye tasnif etmeye başlıyor. Kur’an’ın “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, tefrikaya düşmeyin” (Âl-i İmrân, 103) emri, sloganların gürültüsü altında kayboluyor. Birlik çağrısı yapılırken, fiiliyatta parçalanma derinleşiyor; kardeşlik vurgusu arttıkça, tahammül azalıyor.

Medya bu sürecin en maharetli sahnesi hâline gelmiş durumda. Bir ekran düşünün: Hakikat yerine yüksek ses, delil yerine öfke, ahlak yerine reyting konuşuyor. Eleştiriyi susturmak için “millî duruş” kartı masaya sürülüyor; yanlışları ifşa eden değil, yanlışları dile getiren hedef alınıyor. Oysa Resûlullah (sav), “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” buyurduğunda, zalime yardımın yolunun "onu zulmünden alıkoymak" olduğunu özellikle vurgulamıştı. Bugün ise zulmü perdeleyen her söylem, “çağdaş, laik, yerli, dinî ve millî” etiketleriyle pazarlanabiliyor.

Sanat ve kültür alanında da benzer bir çarpıklık göze çarpıyor. Eleştirel düşünce “millî veya çağdaş hassasiyetlere aykırı” denilerek boğuluyor; vasatlık, hamasi söylemlerle süslenip yüceltiliyor. Oysa hakiki sanat, insanı hakikatle yüzleştirir; rahatsız eder, soru sordurur. Kur’an’ın kıssaları bile konforlu masallar değil, insan nefsini sarsan "ibret tablolarıdır". Sanatı milliyetçilikle ehlileştirmek, aslında onu etkisizleştirmektir.

Bürokratik alanda ise millî söylem çoğu zaman hesap sorulamazlığın parolası oluyor. “Devletin bekası” denilerek bireysel hatalar görünmez kılınıyor; kul hakkı, prosedür dosyalarının arasında kayboluyor. Hâlbuki Hz. Ömer’in adaleti, devleti yücelten şeyin hesap verebilirlik olduğunu öğretmişti. Devlet, adaletle ayakta durur; hamasetle değil. Milliyetçilik, adaleti örten bir perdeye dönüştüğünde, devlet değil, sadece güç ve suç sahipleri korunur hale gelir

Buradaki temel problem, asıl referansın kaybedilmesidir. Mümin için ölçü; ideoloji, etnik kimlik ya da geçici siyasi menfaat değil, Kur’an ve Sünnettir. Kur’an, kavimleri tanışma vesilesi olarak görür; üstünlüğü ise “takva”ya bağlar (Hucurât, 13). Buna rağmen hamasi düşünceler, takvanın önüne geçirildiğinde; iman, aidiyetin süsü hâline gelir. Böyle bir dindarlık, hakikati değil, kimliği kutsar.

Şovenist duyguların en tehlikeli yanı, insanı kendinden emin bir cehalete sürüklemesidir. Kişi, “Ben milliyetçiyim/vatanseverim öyleyse haklıyım” kolaycılığına sığınır. Oysa Kur’an, defalarca “Akletmez misiniz?” diye sorar. Akıl, sorgulamayı; iman ise haya ve adaleti gerektirir. İkisi birlikte yürümeyince, geriye sadece gürültü kalır. Bu gürültü ise hakikatin sesini bastırır.

Resûlullah’ın Veda Hutbesi’ndeki uyarısı bugün her zamankinden daha günceldir: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a üstünlüğü yoktur.” Bu söz, milliyetin inkârı değil; onun mutlaklaştırılmasının reddidir. Milliyet, insanın elbisesidir; ama iman, onun kalbidir. Elbise için kalbi feda eden bir toplum, uzun vadede ne birliğini ne de ahlakını koruyabilir.

Sonuç olarak, millî ve manevî sembolleri zırh gibi kuşanarak hakikatten kaçmak mümkündür; ama bu kaçış, toplumu kurtarmaz. Gerçek kurtuluş, Kur’an’ın adaletinde, Resûlullah’ın ahlakında ve hakkı söyleme cesaretinde özne olabilmekte gizlidir. Bu dünya; makamları, alkışları ve geçici çıkarlarıyla boştur. Kalıcı olan, Hakk’ın rızasıdır. Bayraklar bizi örtmesin; hakikat bizi uyandırsın. Çünkü hakikatle soyunmak, yalanla zırhlanmaktan daha izzetlidir.