FANİLİĞİN İÇİNDE SONSUZLUĞU ARAMAK

Abone Ol

FANİLİĞİN İÇİNDE SONSUZLUĞU ARAMAK

İnsan, çoğu zaman kendini kalıcı zanneden bir geçicilik hikâyesinin figüranıdır. Oysa hayat, baştan sona bir bitişler toplamıdır. Doğduğumuz an başlar tükenişimiz; saatler eksilir, günler solgunlaşır, mevsimler omzumuzdan düşer. Ömür dediğimiz şey, aslında azar azar eksilen bir müflis sermayedir. Ne kadar çok “var” dersek diyelim, hakikat en sade haliyle şudur: Her şey gider. Ama insan, gitmeyecekmiş gibi yaşama konusunda garip bir ısrarcılıkla cehaletini ortaya döker.

Ömür denen yolculukta bir bakarsınız makamlar kurulmuş, koltuklar cilalanmış, unvanlar parlatılmış… Sanki o koltuklar mezara kadar taşınacak! Oysa bir gün gelir, bir imza ile gelenler bir başka imza ile gider. Dün “sayın müdürüm, başkanım...” diye önünde eğilenler, bugün telefonuna dahi bakmaz. En acı tarafı da burada: İnsan, geçici olanı ebedî sanacak kadar ciddiye alır kendini. Halbuki hayat, insanın ciddiyetine aldırmadan akıp gider.

Dostluklar da böyledir. Birlikte gülmeler, aynı sofraya oturmalar, “ölene kadar kardeşiz” yeminleri… Sonra bir bakarsınız, bir yanlış anlaşılma, necis bir mesaj, bir menfaat çatlağı, bir ego kıvılcımı… Ve her şey biter. Demek ki bazı dostluklar, aslında zamana değil şartlara bağlıymış. İnsan bunu geç anlar, ama anladığında da artık çoğu şey çoktan bitmiştir.

Sağlık… Belki de en büyük aldanışlarımızdan biri. “Daha gencim”, “bana bir şey olmaz”, “biraz daha böyle gider”… derken bir hayırsız sabah uyanırsınız ve bedeniniz size artık eskisi gibi itaat etmez. O an anlarsınız ki sıhhat, sessizce çekilip giden bir misafirmiş. Ve en acısı da şudur: İnsan, kaybedince anladığı şeyler için geri dönüş hakkına sahip değildir.

Siyaset, medya, dedikodu, iftira… Bunlar da faniliğin en gürültülü ama en boş sahneleridir. Dün birbirine methiyeler düzenler, bugün yerden yere vurur. Dün “vatan haini” dediğine bugün sarılır, dün “kardeşim” dediğini yarın satar. Bu kadar hızlı değişen bir zeminde, insan hâlâ mutlak doğrularını bu alanlara bağlayabiliyorsa, mesele sadece saflık değil, aynı zamanda bir hakikat körlüğüdür.

İşte tam burada, bu büyük çözülüşler içinde insanın tutunabileceği tek sağlam zemin ortaya çıkar: iman. Çünkü iman, değişmeyene bağlanmaktır. Her şeyin bittiği bir dünyada, bitmeyene yönelmektir. Tevhid ise bu bağın en saf halidir; parçalanmış anlamları birleştiren, dağılmış kalbi toplayan bir hakikat… İnsan bu bilinçle baktığında, kayıplarını bile anlamlı kılar.

Ama bu kolay değildir. Çünkü sabır ister. Beklemek… Modern insanın en tahammül edemediği şey. Her şeyin hızlısına alışmış bir zihin için sabır, neredeyse bir işkencedir. Oysa hakikat, aceleye gelmez. Olgunluk zaman ister, iman derinlik ister, sarsılmaz bir duruş ise bedel ister. Sabır, işte bu bedelin adıdır.

İnsan, çoğu zaman sabretmediği için kaybeder ama kaybedince de sabırdan bahseder. Yani sabrı, bir erdem olarak değil, bir mecburiyet olarak keşfeder. Halbuki sabır, kaybettikten sonra değil, kaybetmeden önce kuşanılması gereken bir zırhtır. Aksi halde insan, her rüzgârda savrulan kuru bir yaprak olmaktan öteye geçemez.

Sonuçta hayat, bitişlerin kaçınılmaz olduğu bir yolculuktur. Ama bu yolculuğu anlamlı kılan, ne kadar sürdüğü değil, neye bağlı olarak sürdüğüdür. Eğer insan, faniliğin farkında olarak yaşar; imanla güçlenir, tevhidle berraklaşır ve sabırla derinleşirse, işte o zaman geçici olanın içinde kalıcı bir iz bırakabilir. Yoksa geriye sadece “bir zamanlar vardı” cümlesi kalır ki bu, insanın kendine yazabileceği en kısa ve en hüzünlü hikâyedir.