CUMA GÜNÜ GİYİLEN YOKSULLUK

Abone Ol

CUMA GÜNÜ GİYİLEN YOKSULLUK

Şehir insana çok şey öğretir. En çok da tekrar eden davranışları fark etmeyi.

Aynı durakta beklediğim, aynı otobüse bindiğim, bazen yan yana ayakta yolculuk ettiğim insanlar var. Yüzlerine aşinayım. Sadece bakışlarına değil, şehirle kurdukları rahat ilişkiye de. Haftanın altı günü sivil kıyafetlerle, toplu taşımaya çekinmeden binen, kalabalığın içinde nasıl yer kaplayacağını bilen, nerede durup nerede ilerleyeceğini hesaplayan insanlar bunlar. Ne acemi ne de tedirginler. Şehir onların yabancısı değil.

Ama cuma günü… Cuma günü bir şey değişiyor.

Aynı yüzler bu kez siyah çarşafla çıkıyor karşıma. Aynı duraklar, aynı hatlar, aynı saatler.

Bu bir rastlantı değil. Uzun süredir izliyorum. Ve bu tekrarlar, artık bireysel bir tercih gibi değil, öğrenilmiş, denenmiş ve işe yaradığı bilinen bir davranış biçimi gibi duruyor.

Burada mesele kıyafet değil.

Mesele inanç hiç değil.

Mesele, yoksulluğun hangi gün, hangi biçimde ve hangi sembollerle daha görünür kılındığı.

Cuma, şehir hayatında yalnızca bir ibadet günü değildir. Aynı zamanda merhametin kamusal alanda daha serbest dolaşıma çıktığı bir gündür. İnsanlar daha yavaş yürür, daha çok durur, daha fazla bakar. Cebine gitmek cuma günü daha kolaydır. Vicdanın eşiği düşer.

Ve tam da bu yüzden yoksulluk cuma günü daha “anlamlı” bir forma bürünür.

Siyah çarşaf bu noktada yalnızca dini bir kıyafet değildir. Güçlü bir semboldür. Sessizliği, mahcubiyeti, korunmaya muhtaçlığı çağrıştırır. Bu görüntü karşısında soru sormak zorlaşır. Çünkü soru sormak, o gün için merhametin önüne geçmek gibi algılanır. Ama bu durum yalnızca büyük şehirlere özgü değil. Muş gibi daha küçük şehirlerde bu düzen çok daha görünürdür. Çünkü orada anonimlik yoktur. Yüzler tanıdıktır, hikâyeler kulaktan kulağa dolaşır. Kim nerede dilenir, hangi gün nerede durur, kim hangi saatlerde daha çok karşılık bulur bu bilinebilir. Küçük şehirde bu bilgiye dağ çabuk ulaşılır.

Orada da cuma günü yoksulluk biçim değiştirir.

Ama daha organize, daha net ve daha bilinçli bir şekilde.

Dolayısıyla karşımızda edilgen, ne yaptığının farkında olmayan bir yoksulluk yoktur. Aksine, şehirde –ister büyük ister küçük olsun– merhametin ritmini çözmüş bir pratik vardır. Hangi gün, hangi görünümle, hangi sessizlikle daha fazla karşılık alınacağını bilen bir pratik.

Bu bir ahlak yargısı değil; bir tespittir.

Ve asıl sorun da tam burada başlar.

Yoksulluk bir performansa dönüştüğünde, gerçekten ihtiyacı olan geri plana düşer. Çünkü sahne kalabalıklaşır. Göz yorulur. Şüphe artar. Bugün sokakta karşılaştığı gerçek ihtiyaç sahibine bile mesafeli duran insanlar varsa, bunun nedeni kalpsizlik değil, inançsızlık hiç değil; tekrar eden bu düzenin yarattığı yorgunluktur.

Merhamet sürekli uyarıldığında körelir.

Sürekli istismar edildiğinde yön değiştirir.

Ben cuma günü siyah çarşaf giyen her kadını sorgulamıyorum. Böyle bir hakkım yok. Ama aynı kişinin haftanın altı günü şehirde son derece rahat dolaşıp, cuma günü bambaşka bir role büründüğünü gördüğümde, bunun yalnızca bireysel bir inanç meselesi olmadığını da inkâr edemem.

Burada sormamız gereken soru şudur: Şehir, yoksulluğu bile zamanlayan, biçimlendiren ve seyirlik hale getiren bir düzene mi dönüştü?

Eğer merhametimiz yalnızca belli sembollere çalışıyorsa, burada bir sorun vardır. Eğer vicdanımız, kostüm değiştiren yoksulluğa daha hızlı tepki veriyorsa, konuşmamız gereken şey tam da budur.

Bu bir teşhir yazısı değil.

Bu bir suçlama metni hiç değil.

Bu yazı, şehirde yaşamış; hem büyük şehirlerin anonim kalabalığını hem de Muş gibi küçük yerlerin birbirini tanıyan yüzlerini görmüş birinin notlarıdır. Gördüğünü inkâr etmeyen, tekrar eden düzeni tesadüf saymayan bir bakışın kaydıdır.

Çünkü şehir, artık yalnızca insanları değil; yoksulluğu da eğitiyor. Hangi gün ortaya çıkacağını, hangi sembolle daha çok karşılık bulacağını, ne zaman susup ne zaman görünür olacağını öğretiyor. Merhamet de bu düzenin içinde, farkına varmadan koşullu bir refleks haline geliyor.

Her cuma aynı sahne kuruluyor.

Aynı duraklar, aynı yüzler, aynı sessizlik.

Ve biz, çoğu zaman iyi bir şey yaptığımızı düşünerek geçip gidiyoruz. Oysa belki de asıl mesele, kime yardım ettiğimizden çok, neyi ayakta tuttuğumuzdur.

Merhamet, yalnızca belli günlere ve sembollere sıkıştığında zayıflar. Süreklilikten koptuğunda, adalete değil alışkanlığa hizmet etmeye başlar.

Belki de artık şu soruyu sorma vaktidir:

Gördüğümüz şey gerçekten yoksulluk mu, yoksa şehirde ustalıkla giyilip çıkarılan bir rol mü?