BAŞKASINA VERDİĞİN KADAR YAŞARSIN
İnsan, çoğu zaman hayatı kendi merkezinden okur; oysa varoluşun en derin hakikati, yaradana kulluktur. Bunun bir veçhesi de dünyevi ömründe başkalarının hayatında bıraktığı iz(ler)de gizlidir. Ömür, sadece nefeslerin toplamı değil; dokunulan kalplerin, hafifletilen acıların ve paylaşılan yüklerin hikâyesidir. Bu yüzden insan, kendine ne kadar yaşadığını değil, başkasına ne kadar hayat olduğunu sormalıdır. Çünkü değer, sahip olmakta değil, yaşatabilmektedir.
Çocukluk, bu hakikatin en saf hâlidir. Bir çocuğun dünyasında adalet de sevgi de çıkar hesabından uzaktır. Verilen bir oyuncak, paylaşılan bir ekmek, aslında insanın ilk vicdan eğitimidir. Bu yüzden çocukluk, insanın “ben”den “biz”e geçişinin ilk işaretidir. Fakat büyüdükçe bu saf denge bozulur; hayat, insanı kendi merkezine çekmeye başlar.
Tam da bu noktada 2003 yılında vizyona giren The Life of David Gale (Ölümle Yaşam Arasında) filmindeki gibi hikâyeler, insanın vicdanla imtihanını hatırlatır. Ölüm cezası karşıtı bir akademisyen olan David Gale’in trajik hikâyesi, şunu düşündürür: Bazen bir insanın hayatı, başka hayatları kurtarmak için bir sembole dönüşebilir. Gerçek ile kurgu, adalet ile algı, suç ile fedakârlık arasındaki çizgi bulanıklaştığında, insan en ağır soruyla yüzleşir: Bir hayat, başka hayatlar uğruna ne kadar “anlamlı” kılınabilir?
Gençlik, bu soruların belki de en az sorulduğu ama en çok hata yapılan evresidir. İnsan burada çoğu zaman kendini ispat etme telaşına düşer; güç, bohemlik, görünürlük ve başarı arzusu vicdanın önüne geçebilir. Oysa D. Gale’in hikâyesinde olduğu gibi, insan bazen bir fikrin doğruluğu uğruna kendi hayatını bile geri plana atabilir. Bu, gençliğin en büyük ikilemini gösterir: Kendin için yaşamak mı, yoksa bir hakikatin parçası olmak mı?
Yetişkinlik, artık sadece bireysel değil, toplumsal sorumluluğun da başladığı evredir. İnsan burada verdiği kararlarla başkalarının hayatına doğrudan dokunur. Bir öğretmenin sözü, bir yargıcın hükmü, bir yöneticinin kararı vb. Hepsi başka hayatların kaderini şekillendirir. Filmdeki gibi, adalet sistemi içinde verilen bir kararın yalnızca bir kişiyi değil, bütün bir toplumsal vicdanı etkileyebilmesi, bu evrenin ağırlığını gösterir.
Olgunluk, hakikatin görünenden ibaret olmadığını ve hikmetlerini anlama hâlidir. D. Gale'in hayatı bize şunu söyler: Bazen hakikat, en son ortaya çıktığında bile acıyı değiştirmez. İnsan, yaptığı seçimin sonuçlarını her zaman kontrol edemez; ama o seçimin niyetini ve vicdanını taşır. Bu yüzden olgun insan, artık hüküm vermekten çok anlamaya yönelir.
İhtiyarlık ise geriye bakışın muhasebesidir. İnsan, geride bıraktığı hayatlara ve etkilediği hikâyelere döner. Eğer bir ömür boyunca başkalarının hayatına değer katmışsa, varlığı ölümden sonra bile anlam üretir. Tıpkı filmin bıraktığı soru gibi: Bir insanın ölümü, başka hayatların uyanışına sebep oluyorsa, o ölüm gerçekten bir son mudur, yoksa daha büyük bir anlamın başlangıcı mı?
Son kelam olarak yaşam, ömür veya hayat, ne sadece bireysel bir serüven ne de sadece toplumsal bir görevdir; ikisinin kesiştiği derin bir vicdan ve hikmetli alandır. İnsan, başkasının hayatına değdiği kadar yaşar; bazen bir D. Gale gibi kendi varlığını bir fikre adar, bazen de sıradan bir iyilikle dünyayı değiştirir. Ve geriye şu hakikat kalır: Başkasının hayatında iz bırakmayan, kendi hayatını da eksik yaşamıştır.