ANADOLU’NUN UNUTULAN HİKMETİ

Abone Ol

ANADOLU’NUN UNUTULAN HİKMETİ

Danışmak, istişare etmek ve meşveret üzere karar almak… Bu üç kavram, yalnızca birer İslami terminoloji unsuru değil; aynı zamanda bir medeniyetin aklını, vicdanını ve istikametini tayin eden temel sütunlardır. Anadolu’nun köy meydanlarında, divanlarında, dergâhlarında, medreselerinde ve hatta en sade aile meclislerinde bu ruh asırlar boyunca canlı kalmıştır. Bir karar alınmadan önce “bir büyüğe soralım” cümlesi, sadece bir nezaket ifadesi değil; hakikatin -çoğul akılda- tecelli edeceğine olan derin inancın tezahürüydü. Bu yüzden Anadolu’da istişare, bir yöntemden öte bir ahlak, bir edep ve bir hayat tarzıydı.

Tarihsel açıdan bakıldığında, bu kültürün kökleri yalnızca İslam’ın emrine değil, aynı zamanda Hz. Peygamber ve 4 Halife devrinden Abbasilere akabinde Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan devlet geleneğine dayanır. Divan-ı Hümayun’dan en küçük köy odasına kadar kararlar, tek bir aklın değil, bir istişare halkasının ürünüydü. Osmanlı’nın uzun ömrünü yalnızca askeri gücüyle değil, bu istişare geleneğiyle açıklamak gerekir. Çünkü meşveret, hatayı minimize eden; hikmeti çoğaltan bir mekanizmaydı. Herkesin konuşabildiği ama herkesin haddini bildiği bu sistem, bir denge ve vakar medeniyeti inşa etmişti.

Sosyal açıdan ise istişare, toplumsal dokunun en önemli bağlayıcı unsurlarından biriydi. Düğünler, cenazeler, imece usulü çalışmalar… Hepsi bir ortak aklın ürünüydü. Bir köyde bir ev yapılacaksa, o ev sadece bir ailenin değil, bütün köyün meselesiydi. Çünkü karar da yük de ortaktı. Bugünün bireysel konforuna karşılık, o günün müşterek sorumluluğu vardı. Bu sorumluluk duygusu, insanları birbirine bağlayan görünmez bir ahlak ağı örüyordu.

Kültürel olarak ise meşveret, edebiyatımıza, atasözlerimize ve gündelik dilimize kadar sirayet etmişti. “Akıl akıldan üstündür” sözü, aslında bir epistemoloji teklifidir. Tekil aklın sınırlılığına karşı çoğul aklın bereketini savunur. Bu yüzden Anadolu insanı, kendi fikrine aşık olmaktan ziyade, doğruya ulaşmaya talipti. Tartışma bir çatışma değil, bir arayıştı. Bu incelikli fark, bugün kaybettiğimiz en büyük kültürel miraslardan biridir.

İdari açıdan bakıldığında ise istişare, yöneten ile yönetilen arasındaki mesafeyi kapatan bir köprüydü. Kadılar, müderrisler, şeyhler, ağalar ve beyler; karar almadan önce halkın nabzını tutar, kanaat önderleriyle görüşür, meseleleri farklı açılardan değerlendirirdi. Bu, bir tür yerel demokrasi ve katılımcı yönetim anlayışıydı. Bugün modern yönetim teorilerinin övdüğü “katılımcılık”, aslında Anadolu’nun yüzyıllardır pratiğini yaptığı bir hakikatti.

Ne var ki modernite, bu köklü geleneği ciddi biçimde aşındırdı. Kentsel ve maarifteki dönüşümle birlikte sadece evler değil, meclisler de yıkıldı. Apartmanlar yükseldi ama komşuluk azaldı. İnsanlar aynı binada yaşar oldu ama birbirine danışmaz hale geldi. Dijital çağın hız kültürü, düşünmeden karar alma refleksini besledi. Oysa istişare zaman ister, sabır ister, tevazu ister. Modern insan ise hızın ve benmerkezciliğin sarhoşluğunda bu erdemleri yük olarak görmeye başladı.

Daha da tehlikelisi, bireysel yobazlığın bu süreci derinleştirmesidir. Eskiden yobazlık, başkasını dinlememekti; bugün ise kendinden başkasını hiç hesaba katmamaktır. Herkesin kendi fikrini mutlak doğru kabul ettiği bir çağda, istişare neredeyse bir zayıflık gibi algılanıyor. Oysa asıl zayıflık, tek başına karar alacak kadar kendini yeterli görmektir. Meşveret, insanın acziyetini kabul etmesidir; bu kabul ise hakikate açılan kapıdır.

Bugün yeniden Anadolu’nun o kadim meşveret ruhuna dönmek zorundayız. Bu bir nostalji değil, bir zarurettir. Ailede, okulda, kurumlarda ve devlette istişareyi yeniden ihya etmek; sadece doğru kararlar almak için değil, aynı zamanda insan kalabilmek için gereklidir. Çünkü danışmak, sadece aklı çoğaltmaz; kalbi de yumuşatır. Ve unutulmamalıdır ki, istişareyi kaybeden toplumlar, önce hikmetini, sonra istikametini kaybeder.

Ve bütün bu büyük hakikatin bugün somut bir karşılığını görmek isteyenler için Muş hâlâ sessiz ama derin bir hafıza taşır. Muş’un köy odalarında, taziye evlerinde, medrese ve camilerinde toplanan insanların hâlâ “birlikte karar verme” ısrarı, bu kadim meşveret geleneğinin sönmediğini gösterir. Her ne kadar gençler büyük şehirlere göç etmiş, beton yapılar geleneksel mekânları daraltmış olsa da; bir mesele olduğunda hâlâ “büyükler ne der” sorusu yankılanır. Muş, bu yönüyle geçmiş ile gelecek arasında bir köprü gibidir: Bir yanında modern dünyanın çözülten bireyselliği, diğer yanında ise Anadolu’nun direnen ortak aklı… Eğer bu şehir kendi özündeki istişare kültürünü koruyabilirse, sadece kendini değil; unutmaya yüz tutmuş bir medeniyet ahlakını da yeniden ayağa kaldırabilecek kudrete sahiptir.